Süreç sarayın can simidi

Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat Vakfı (TAKSAV) öncülüğünde bir araya gelen Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, Siyaset Bilimci Dr. Onur Alp Yılmaz ve BirGün Gazetesi Yayın Koordinatörü Yaşar Aydın, Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal evreyi, iktidarın "terörsüz Türkiye" stratejisini ve dış politikadaki kırılmaları masaya yatırdı.

Rejimin hayatta kalma reflekslerinden Kürt siyasal hareketi ile kurduğu ilişkiye, sermaye el değiştirmelerinden emperyalizmin yeni dizaynına kadar uzanan yuvarlak masa toplantısı, rejime karşı mücadelede muhalefet için de bir uyarı niteliği taşıyor. Boyunsuz, Yılmaz ve Aydın’ın toplantıda vurguladığı önemli noktaları okurlarımız için derledik.

Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, mevcut siyasal rejimin kurumsal zayıflıklarını, anayasal kriz dinamiklerini ve yeni yasal çerçevenin hukuki mahiyetini kapsamlı biçimde değerlendirdi. Boyunsuz, rejimin kişiselleşmiş iktidar yapısının en büyük zaafının liderin devamlılığı ve görev süresi sınırları olduğunu ifade etti: "Biz aslında rejimin yeni bir geçiş evresi içinde bulunuyoruz ve otoriterliğin daha fazla arttığı bir rejim söz konusu.

Ama şimdi, bütün bu otoriter rejim için tehlike arz eden bir halefiyet meselesi ortaya çıkıyor. Anayasal olarak iki dönem sınırı var. Rejim böyle bir geçişe yaklaşıyor ve kendisini o geçişe hazırlamak ve otoriterliğini sağlamlaştırmak istiyor. Çünkü bundan sonra yenilme riski var.

Yerel seçimler, bütün o ortama rağmen, rejimin bünyesinde bir yenilme riski barındırdığını gösterdi. Halbuki oraya giderken epeyce tedbir aldılar. Muhalefet cephesini dağıttılar. Tek önleyemedikleri, CHP’nin kendi içindeki değişim oldu. Bütün çabalara rağmen partinin lider değişimine gitmesi ve oradan gelen yerel seçim sonuçları, iktidar açısından pek de tahmin edilemeyen bir biçimde, rejimin sürdürülebilirliği için bir riskin varlığını göstermiş oldu.

Bana göre bu rejim, ana niteliği itibarıyla kamu . Yani kurumsal bir yapı üzerine değil, kişi üzerine kurgulanmış, varlığını kişinin varlığına borçlu bir yapı. Riski de tam burada, kişi kültü üzerinde yükseliyor. Kurumsal ya da bir parti otoriterliği göstermediği için, kişinin gitmesiyle birlikte .

Ama bu geçişi başardığı takdirde aynı biçimde devam edebilirler aynı zamanda. İşte biz şu anda tam olarak bu geçişin kıyısındayız. Ya geçiş başarıyla gerçekleştirilecek ve istikrar kazanan bir otoriterlik ortaya çıkacak ya da demokrasi güçlerinin direnci sağlamlaşmış biçimde mücadele kazanılacak." BOYUNSUZ: SEÇİMLİ DEMOKRASİ HEDEFTE Türkiye’deki anayasal mücadelelerin doğrusal değil, ileri ve geri savrulmalarla ilerlediğini vurgulayan Boyunsuz, kurumların tasfiyesine ve eksik kalan kontrol denge mekanizmalarına değindi: "Benim anayasal gelişmelerine bakış açım, burada sarkaç biçiminde bir hareketin olduğu yönünde.

Anayasal gelişmeler, yani siyasi iktidarın anayasa dediğimiz bir belgeyle sınırlanması ve seçilmiş parlamentonun ortaya çıkması (tam manasıyla bir demokrasi olmasa bile) bir mücadeleye sahne oluyor. Bir yanda reform yanlısı, siyasetin sınırlarının hukuk yoluyla belirlenmesi ve iktidarın seçim yoluyla belirlenip devredilmesi fikri üzerinde mutabık olan bir grup, diğer yanda bunu istemeyen bir başka grup.

Bu mücadelenin de düzenli olarak ilerleyip gerileyen bir sarkaç hareketi yarattığını düşünüyorum. Yani bir şekilde gelişiyoruz, ama geriye savrularak gelişiyoruz. Yani bu zamana kadar dönem dönem daha yarı demokratik süreçlere girdiğimiz süreçler yaşadık. Görece daha özgür, temel haklara biraz daha saygı duyulan, her seferinde bir çizgide gelişme kaydeden, bir fikrin ya da bir kurumun yerleştiği dönemler oldu bunlar.

Ama daha sonra yarı demokratik evreden tekrar askeri veya sivil bir otoriterliğe geri dönen bir gelişim çizgisi seyrediyor Türkiye. Burada da yine askeri otoriterliklerden geçe geçe geldik, uzun bir yarı demokratik süreci tamamladık ve tekrar bir sivil otoriterliğe dönüş yaptık.

Bu sivil otoriterlik, geçmişte İttihat ve Terakki’nin yarattığı biçimiyle yarı askeri bir özellik de gösteriyordu. Demokrat Parti’nin yarattığı, diğerlerinin istediği ama belki yaratamadığı bir tür sivil yapıyı ise bugünkü iktidar başarıyla tesis etti. Dolayısıyla bu tarihsel gelişim çizgisi içerisinde, tetiklemiş olduğu karşı güçlerin mücadelesiyle bu otoriterlikten sıyrılıp tekrar demokrasiye geçmesi ve orada demokratik kurumların daha yerleşik hale gelmesi tartışılıyor.

Ancak demokrasinin başka kurumları nasıl yerleştiyse bu kadar kontrol ve denge mekanizmalarının gerekliliği hiçbir zaman tam olarak hayata geçirilmedi. Yani sınırlı siyasi iktidar fikri gelemedi, siyasi iktidarın anayasayla sınırlandırılması ve kurumsal araçlarla kontrol edilerek dengelenmesi gelemedi.

Yarattığımız sınırlayıcı mekanizmalar ise doğan ve güçlenen, belki sınıfsal temelleri de olan, sağın bütün o farklı renklerini birleştiren bugünkü Saray rejimini engelleyemedi. Bu rejim de kademe kademe var olan o yarım yamalak kurumları ortadan kaldırdı. İş artık halkın iradesine kadar geldi.

Seçimle kazanılan belediyenin üzerine kayyum atanması veyahut açık açık tehditle transfer edilmesi gibi noktalara aşama aşama geldik” REJİMİN BATMA KORKUSU Rejim elitlerinin çözülme ihtimaline karşı geliştirilen baskı araçlarını ve transfer hamlelerini aktaran Boyunsuz, Henry Hale’in "banka hücumu" teorisine atıfta bulundu: Gitme tehlikesi, daha doğrusu gidileceğine duyulan inanç, bu rejimler için hayati.

Henry Hale diye bir Amerikalı siyaset bilimci bunu bankaların çöküşüne benzetiyor. Banka batıyor dedikodusu yayılır, herkes gidip parasını çeker ve o banka batmıyorsa da batar. Rejimin bu inancı kontrol etmesi gerekiyor: ‘Hiçbir yere gitmiyorum. Hâlâ devleti, gücü ve her şeyi kontrol etme becerisine sahibim.’ Bunu yayması ve bu algıyı tutması gerekiyor.

Öte yandan rejim, toplum iradesine sorulduğu takdirde bu dönüşün gerçekleşeceğini görüyor. İktidarın elitleri haline gelmiş figürler, paralarını kaçırıyorlar ya, neden kaçırıyorlar paralarını? Ya da rejim, hırsız olduklarını çok iyi bildiği bu adamlara neden şimdi operasyon düzenleyebiliyor?

Bu operasyonların mesajı ‘Ey reis buradayken siz nereye gidiyorsunuz, parayı nereye kaçırıyorsunuz?’ olarak ortaya çıkıyor. Çünkü iktidar bloku içerisindeki bu kaçış eğilimi de rejimi zayıflatıyor, rejimin gideceğini ve gitme tehlikesi olduğunu kendi elitine gösteriyor.

Oysa rejim açısından o elitler, konsolide halde tutulması gerekiyor. Siyaset sahnesinde görülen transferlerin bir boyutu da bununla ilgili. Yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle operasyonların ortasında kalan kişilerin AKP’ye geçişleri ile birlikte tüm dosyaları kapatılıyor.

Bu sebeple bir çıkış kapısı olarak kendilerini gösteriyorlar. Mesele yolsuzluk ya da hukukun doğru işlemesi olarak tezahür etmiyor. Şunu göstermek istiyorlar: ‘Bakın, herkes biliyor, biz bir yere gitmiyoruz.’ Çünkü rejimin iyi yönetim, etkili yönetim yapısı gibi bir meselesi kalmadı, hayatta kalma gibi bir meselesi var.

SÜREÇTE NİYET İKTİDAR KONSOLİDASYONU Gündemdeki yasal çerçevenin hukuki içeriğini madde madde analiz eden Boyunsuz, düzenlemenin Saray güdümlü bir bağımlılık yarattığını kaydetti: "Bu hayatta kalma becerisi, gerektiği zaman kurulan koalisyonlarla alakalı. Farklı kesimlerle ittifaklar oluşturarak iktidarda kalmayı şimdiye kadar başardılar, çok farklı kesimlerle bir araya geldiklerini gördük.

Bugün adına ‘Terörsüz Türkiye’ denilen süreçle beraber Kürt siyasal hareketi de şu anda oldukça kapalı bir çözüm süreci anlaşması yürütüyor. Terörün sona erdiği süreçlerde gördüğümüz, toplumsal rızayı üreten mekanizmalara dayanmadan yürüyor bu. Rıza dayanmadan, şeffaflık oluşturmadan bir yasa ortaya kondu.

Fakat şu anda bu süreç, ne yazık ki bir otoriter rejimin kendisini konsolide etmesine bağlı olarak yürütülüyor. Yasaya baktığınızda da şunu görüyorsunuz, yasa hemen yürürlüğe giriyor ama uygulanmaya başlanmıyor. Uygulanmaya başlanması için bir komisyon kuruluyor, komisyon silah bırakılıp bırakılmadığını belgeliyor, getiriyor, MGK teyit edecek.

Oysa MGK’nın böyle bir anayasal görevi yok. Yasa birçok açıdan anayasaya aykırı. Ve hiçbir yerde Cumhurbaşkanının adı geçmemesine rağmen, dolaylı olarak her şey onun kontrolü altında. Şöyle söyleyeyim, üç grup var. Mahkumlar, yani ceza çekmekte olanlar, davası devam edenler ve hakkında hiç dava açılmayan, şu an Kuzey Irak’ta bulunanlar.

Bu son grup için bizim ceza hukuku sistematiğimizde hiç bulunmayan bir hak kaybı getirmişler. Hiç yargılama olmadan siyaset yapabilmelerine MGK izin verecek. Yani Erdoğan ve Saray izin verince bunlar Türkiye’ye gelip siyaset yapabilecekler ve haklarında hiç soruşturma açılmayacak.

Hâlbuki zaten dava açılmadıysa ve kişi mahkûm değilse bunu yapabilir, böyle bir şeye izin verilmesine gerek yok. Çünkü hukuken konuşuyorum, ortada bir mahkûmiyet yok. Eğer bir suç işlediyse de onu soruşturmanız ve hakkında dava açmanız gerekiyor. İkincisi, mahkûm olanlar.

Onlara kademeli bir af getiriyor ve belli bir yıldan sonra siyasete dönüş imkânı tanıyor, iki yıllık bir süre vermiş. Davası devam edenlere de yine korumalı olarak davayı bitirip düşürerek, belli bir kademeyle siyasete geçiş imkânı veriyor. Bunların hepsi Sarayın iznine ve kontrolüne bağlı olarak gelişiyor.

Yani Kürt siyasal hareketi, bundan sonra siyasette kimin bulunacağı konusunda kendini Saraya bağlamış durumda. Bu yasaya karşı çıkma gerekçelerimizden ilki buydu. Kürt siyasal hareketi kendini Saraya rehin veriyor. Bu sürecin çelişkileri ortaya koyduğumuzda ya da karşı çıktığımız noktalarında da otomatik olarak şu söylem devreye giriyor: ‘Bakın, bunlar Kemalistler, ulus devleti kuranlar.

Dolayısıyla burada Kürt siyasal hareketinde bazı aktörler siyasal sürecin dışına itilecek, yeni aktörler siyasete girecek. Ama bu, elitler arasında bir oyun olarak devam ediyor. Kürt seçmen de Türk seçmen de bu sürecin içinde aktör olarak yer almıyor. Çünkü zaten süreç başarıyla götürüldüğü takdirde, Sarayın nihai amacı, seçmenin artık bir aktör olarak siyaseti belirleme gücüne sahip olamaması üzerine kurgulu" Oturumun ikinci konuşmacısı Dr.

Onur Alp Yılmaz, dış politikanın sınıfsal arka planını, iktidarın "jeostratejik" söylemlerindeki tutarsızlıkları ve Türkiye’nin "hanedanlaşma" dinamiklerini mercek altına aldı. DIŞARIDAKİ HAMLELER SINIF ÇATIŞMASINI ETKİLİYOR Yılmaz, "dış politikada milli mutabakat" söyleminin sermaye çıkarlarını görünmez kıldığını belirterek söze başladı: "Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki dış politikada attığımız adımların iç politikadaki kararlarımızı ve oradaki sınıf çatışmasını nasıl etkilediği sorusunu sormadığımız sürece, bu milli mutabakat propagandasına çok rahat kanabiliriz.

2001’de Türkiye bir IMF programına dahil oldu. IMF programları aynı zamanda sizin hangi alanlara yatırım yapamayacağınızı söyleyen programlardır. O programa göre örneğin finans, turizm, ulaştırma gibi alanlara yatırım yapabiliyorsunuz ama tarıma sübvansiyon sağlayamıyorsunuz.

Dolayısıyla burada belli nispette çıkarı olan sınıfların lehine işleyen bir yapı var, bankacılık kesimi açısından son derece karlı bir düzenleme bu. Yani ‘milli mutabakat’ diye ortaya konan şey aslında o IMF programı ama çiftçiyi görmezden gelen, hatta görmezden gelmekle kalmayıp ezilmesini isteyen bir program.

Şu ana gelirsek son iki yılda neler yaşandı diye baktığımızda iktidar ortaya ‹jeostratejik gerçeklik› diye bir şey koydu. Ortadoğu’da yeni bir denge kuruluyor, dolayısıyla bizim iç cephemizi güçlendirmemiz lazım, dendi. Bu iç cepheyi güçlendirmek için de Öcalan’ı bu cephenin içine katmak gerektiği söylendi.

Çünkü İsrail Türkiye’ye saldıracak, ona karşı yürütülecek mücadelede onun da iç cephenin bir parçası olması lazım dendi. Ve bu söylemler toplumun önüne atıldı.» İktidarın güvenlik söylemleriyle İmralı tutanaklarının çeliştiğini ifade eden Yılmaz, sürecin merkezindeki temel siyasi hesabı şu sözlerle sorguladı: "İmralı ziyaretinde MHP’li komisyon üyesi Feti Yıldız, ısrarla ‘Bu çağrı SDG’yi kapsıyor mu?’ diye soruyor.

Öcalan orada bin dereden su getiriyor. Öcalan da en sonunda şunu diyor: ‘Şara’nın orada diktatörleşme ihtimali var. Dolayısıyla ben SDG’ye silah bırakın diyemem. Eğer Şara diktatörleşirse onların meşru müdafaa hakları vardır.’ Şimdi burada tartışma konusu, Öcalan’ın söylediğinin doğru olup olmaması ya da Kürtlerin meşru müdafaa hakkı olup olmaması değil.

İktidarın anlattığı hikâyeyle bunun ne kadar özdeşleşip özdeşleşmediği. PJAK’la alakalı da benzer bir süreç yaşandı. İran’a saldırılar başlayınca Amerika, İran’da yaşayan Kürtleri rejime karşı ayaklandırmaya çalıştı. Orada yine Öcalan, PJAK için şunu söyledi: ‘Rejim kendilerine muhatap olursa elbette müzakere yürütebilirler.

Bunun haricinde mutlaka diğer Kürt gruplarıyla birleşip rejime karşı direniş başlatmalıdırlar.’ Yani meselede PJAK’a dönük bir silah bırakma çağrısı görmedik. Bugün SDG de belki silahlar bırakılıyor olabilir, ama biz ne görüyoruz? Süleymaniye üzerinden PJAK’a çok ciddi bir katılım var.

Bu Kürt siyasi hareketine yakın gazetelere baktığımızda da görebileceğimiz bir şey. Dolayısıyla burada anlatılan şeyin jeostratejik gerçeklikle pek ilgisi yok. Mazlum Abdi uzun bir süre sonra ifade etti. ‘Bir hata yaptık, biz İsrail bize yardıma gelecek zannediyorduk’ dedi.

Ama sürecin başından itibaren İsrail’e karşı başlatıldığı söylendi halka. Bugün Öcalan ya da Kürt siyasi hareketinde lider konumunda bulunan herhangi bir kişi ‘Çözüm süreci aynen böyle devam etsin, biz buna varız, gönüllüyüz. Fakat bir sonraki seçimde asla Erdoğan’ın adayını desteklemeyeceğiz’ derse bu süreç biter mi yoksa bitmez mi noktası çok önemli.

Bütün düğüm burada." ATANMIŞLAR REJİMİ Yılmaz, rejimin sandığı koruyarak içeriğini boşalttığı ve iktidarı aile merkezli tahkim ettiği "Azerbaycanlaşma" sürecini şu tahlillerle aktardı: "CHP’nin iktidar olma umudu 31 Mart’tan sonra hiç olmadığı kadar yükselmişken, partinin başına bir kişi kayyum olarak atandı.

Şimdi de Öcalan, Kürtlerin başına kolektif bir kayyum olarak atanmaya çalışılıyor. Yani Türkiye’de Kürtlerin eşit yurttaş olmasını savunmakla, Kürtlerin siyasi olarak en az Türkler kadar, Türkiye’nin bütün unsurları kadar kendisini güvence altında hissetmesini savunmakla, anayasal eşitliği savunmakla, hatta kalkınma meselelerini konuşmakla bunların arasında hiçbir ilişki yok.

Hatta aksine Öcalan’ın Kürtlerin başına, Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına, Bahçeli’nin Türk milliyetçilerinin başına kayyum olarak atandığı bir süreçten biz tam olarak nasıl bir demokratikleşme çıkaracağız? Dolayısıyla Türkiye’nin götürüldüğü bu ‘atanmışlar rejimi’ ile bu sürecin ilişkisini görmemiz gerekiyor.

Bir süredir Türkiye’nin bir Azerbaycanlaşma sürecine girdiğini düşünüyorum. Erdoğan sadece kendi iktidarını güçlendirmeye, onu sürdürmeye ya da yeniden seçim kazanmaya çalışmıyor. 2024’ten itibaren sistematik olarak gördüğümüz başka şeyler de var. Birincisi AKP, Bilal Erdoğan ve çevresi tarafından yeniden yapılandırılıyor.

İkincisi kabineye son dönemde alınan isimlerin birçoğu TÜGVA’ya yakın isimler. Üçüncüsü ise Bilal Erdoğan’ın PR’ı hiç olmadığı kadar fazla yapılmaya başlandı. Dolayısıyla Azerbaycanlaşma dediğimiz şeyin en önemli veçhesi hanedanlaşma eğilimi ortaya çıkmaya başlamış durumda.

Binali Yıldırım’a, Ahmet Davutoğlu’na ya da Melih Gökçek’e yapılan operasyonlar da bununla ilişkili. Son 25 yılda kendilerine göre feodal alanlar yarattılar, bürokrasinin içinde güçlendiler, iktisadi olarak güçlendiler. Şimdi istedikleri o feodal alanları eskimiş figürlerden alıp kendileri açısından süt liman bir ortam yaratmak.

Yani Bilal Erdoğan’a geçişi hazırlamak. Öte yandan daha önemli bir boyutu sadece hanedanlaşma eğilimi değil. Bu tür rejimlerde önümüze sandık geliyor, ama sandığın bir anlamı kalmıyor. Sandık bizim için bir piknikten, bir hafta sonu etkinliğinden ibaret hale geliyor.

Gidiyoruz, geliyoruz ama sonuç değişiyor mu? Hayır. Literatürde buna demokrasisiz seçimler deniyor.» GÜÇ ERDOĞAN AİLESİ ETRAFINDA TOPLANIYOR Rejimin siyasal alanı felç etmek üzere muhalefeti suçladığını ve kavramların içini boşalttığını belirten Yılmaz, Azerbaycan örneğinden yola çıkarak Türkiye’deki hizalanmayı aktardı: "Daha önce rejimin ötekisi o zaman HDP olan DEM Parti’ydi.

7 Haziran 2015’te HDP barajı aşınca AKP tek başına iktidarını kaybetti. 8 Haziran 2015 günü ise daha önce ‘Kürt sorunu demokratik yollarla çözülmelidir’ demek suç ilan edildi. Arada değişen tek şey, AKP’nin tek başına iktidarını kaybetmesiydi. Şimdi de 31 Mart’a kadar Türkiye’de hiçbir suç işlemeyen, hiçbir yolsuzluk yapmayan belediye başkanları, 31 Mart’ta CHP seçimleri kazanınca kendi aralarında anlaşıp bir suç örgütü kurmuşlar ve yolsuzluk yapmaya başlamışlar.

Bu arada ne oldu? Yeniden DEM Parti muktedir bir aktör haline getirilirken, dünün DEM Parti’sinin yerine bugünün Cumhuriyet Halk Partisi, daha doğrusu bugünün YENİ Parti’si konuldu. Dolayısıyla bugün çözüm süreci Erdoğan’ın bunu herkesi yanında hizalama argümanı olarak işletilmek isteniyor.

Bu yüzden, hakikaten sermaye bağlamında, gücün kullanılması ve gücün konsolide olması açısından düşündüğünüzde, şöyle bir değişim safhası geçirdik ki son aşamalardan birindeyiz. Bunlardan birincisi, bütün gücün AKP elinde toplanma süreciydi, özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi öncesinde öyle bir durum yaratmışlardı.

Sonra Cumhurbaşkanlığı sistemiyle beraber daha ziyade Saray çevresinde ve Cumhur İttifakı çevresinde toplanan bir güç gördük. Bugün bence bu da aşılıyor ve Erdoğan ve ailesi etrafında toplanan bir güç, toplanan bir sermaye, toplanan bir servet ile bütün bu gücün onlar tarafından kullanılma çabasını görüyoruz." ABD AÇISINDAN HİÇ OLMADIĞI KADAR KULLANIŞLI Yılmaz, küresel sermayenin otoriter liderlere olan pragmatik yaklaşımını ve TSK’nin uluslararası kullanım potansiyelini de şu sözlerle değindi: "Özellikle Rusya-Ukrayna savaşından sonra Amerika ve Avrupa kendilerine dönük ticaret yollarının güven altında olmasına çok dikkat etmeye başladı.

Hatta bununla alakalı literatüre bir kavram da kazandırıldı: Pax Logistica. Yani lojistiğin barışı ya da lojistiğin güvenliği diyebiliriz buna. Bu noktada da o yollardan geçen ülkelerin durumu hiç umurlarında değil. Orada diktatör mü var, halkına zulüm mü ediyor bura ile ilgilenmiyorlar hatta daha kullanışlı bir hale geliyor.

Öte yandan Transatlantik ittifakında büyük bir çatırdama var. Amerika ve Avrupa arasında hiç görülmemiş şekilde ciddi bir çatışma ortaya çıktı. Birincisi, Amerika’nın bu petrodolar ittifakını sürdürmek için dünyanın her yerindeki petrollere çöktüğüne şahit olduk.

Ve burada elbette Türkiye’nin de önemli bir yeri var. Yani istedikleri zaman askeri gücünü, ordu gücünü kullanabilecekleri, dolayısıyla ayrıca bir kara gücü kullanmalarına gerek kalmayacağı, adeta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir doğal . Ve bunu sadece Türkiye’de yapmıyorlar, bütün dünyada bu teknofeodaller denen kesim var.

Elon Musk’tan tutun bütün Silikon Vadisi’ni herhalde katabiliriz bunun içine. Platformları elinde bulundurup bizleri adeta birer sömürülen serfe çeviren bu grupların varlığı, onları aşırı sağı desteklemeye yönlendiriyor. Çünkü mevcut Avrupa düzenleri yıkılırsa ve bu aşırı sağcılar onlara borçlu bir şekilde iktidara gelirse, algoritmayı kullanarak, yani seçmenleri manipüle ederek kendi istedikleri düzeni kurabilecekleri bir arayış içindeler.

Burada da Saray rejimi, bütün bu pazarlıkları yürütebilecekleri otoriter bir lider figürü çizdiği için, Batı açısından hiç olmadığı kadar kullanışlı bir çerçeve sunuyor onlara. TAKSAV Kadıköy şubesinde "Yol Ayrımında Türkiye" etkinliği yapıldı. Toplantının kapanış oturumunda Yaşar Aydın, Türkiye’nin son 75 yıllık siyasal tarihini emperyalist kırılmalarla ilişkilendirerek, sürecin bölgesel arka planını ve toplumsal muhalefetin görevlerini netleştirdi.

Aydın, Türkiye’nin iç yönetim modelinin küresel emperyalist dalgalarla doğrudan bağlantılı şekillendiğini anlattı: "Emperyalistler dünyada nerede bir makas değiştiriyorsa, bir yönelim değiştiriyorsa, mutlaka Türkiye buna uygun bir pozisyon alıyor ya da buna uygun bir pozisyon almaya zorlanıyor.

Rejimin iç yönetim biçiminin karakterinin de bu şekilde değiştiğini görebiliyoruz. Bu 25 yıldır AKP’yi iktidarda tutan şey, en özetin özeti aslında bu uluslararası ve emperyal destek." AYDIN: SÜREÇ BÖLGESEL DÖNÜŞÜMLE UYUMLU Aydın, Ortadoğu’da son 50 yıla damgasını vuran silahlı aktörlerin tasfiye edilerek etnik ve mezhepsel parçalanmanın kurumsallaştırıldığını ifade etti: "Özellikle Suriye’de yaşananlar üzerinden çok rahat atlanıyor: ‘Zaten orada Esad vardı, bunlar zayıftı, Şara diye bir adam çıktı, küçük araçlarına atlayıp Şam’a geldiler ve iktidarı ele geçirdiler.’ Mesele bu basitlikte anlaşılabilecek bir mesele değil.

Suriye’ye bakın, Lübnan’a bakın, Irak’ta yaşananlara bakın, hatta bugün Körfez’de yaşananlara, Yemen’in o tarafına baktığımızda yeni bir düzen kuruluyor. O yeni düzenle birlikte bildiğimiz anlamda devlet modelleri ortadan kaldırılıyor, daha çok etnik ve dinsel kimlikler üzerinden bir şey inşa ediliyor.

Hatta o coğrafyada son 50 yıla damga vuran, devleti olmayan ama çok güçlü silahlı yapılar vardı, bunlar ortadan kaldırılıyor: Hamas, Hizbullah, IŞİD, PKK. Bu yapılar ortadan kaldırılıyor ve tamamıyla etnik ve dinsel kimliklere dayalı, Amerika’yla, emperyalizmin bu yeni yönelimiyle son derece uyumlu devletimsi yapılar ortaya çıkıyor." Sürecin spontane gelişmediğini ve perde arkasında hazırlanmış bir kurgu olduğunu vurgulayan Aydın, meclisteki DEM eş başkanları görüşmesini hatırlattı: "Yazın ortalarında Hakan Fidan’ın iç cepheye ilişkin sözleri, o zaman ‘3.

Dünya Savaşı çıkabilir’ demesi, İsrail meselesi, ‘iç cepheyi güçlendireyim’ yaklaşımı gibi örneklere baktığımızda bizler bunun kurulmuş bir senaryo olduğunu iki yıl içinde anladık. Ve bugün baktığımızda Suriye’de Kürtlerin de dahil olduğu bir proje hayata geçiyor.

Suriye’yi artık Esad rejimi değil, Kürtlerin de içinde olduğu bir başka güç yönetecek. Ama nasıl bir Suriye artık orası? Suriye’de yaşayan halklar mutlu mu, gelecekleri umutlu mu, özgür mü, eşit mi, adil mi? Önümüzdeki dönem için de bir Türkiye Cumhuriyeti tarifleniyor: "En az Bahçeli’nin MHP’si kadar kurucu bir yapı olacağız.

Evet, devletin organlarında olacağız." Ama bunun altını çizmek lazım; Nasıl bir cumhuriyet, nasıl bir Türkiye, neye rağmen bir Türkiye?" KÜRT SİYASETİ MUHALEFET İÇİNDE KALACAK MI? Aydın, Gezi Direnişi ve 16 Nisan Referandumu ile olgunlaşan toplumsal muhalefet blokunun parçalanma riski taşıdığını belirterek, Meclis oylamasının göstermelik niteliğini ortaya koydu: "Türkiye yaklaşık 11-12 yıldır muhalefet blokunun bir arada durduğu bir dönemden geçiyor.

Bu, 16 Nisan referandumunda ilk kez net biçimde ortaya çıktı. Geziyle başlayan hikâyede muhalefet bloku rejime karşı adım adım bir arada durmayı becerdi. Hatta Türkiye’nin yarısından fazlasını, %50’leri etkileyebilecek bir siyasal enerji ortaya çıkardı. Değişim umudu, yani bu rejimden kurtulma umudu çok ciddi bir şekilde belirginleşti.

Şimdi biz bütün kamuoyu yoklamalarını izlerken şunu net olarak görüyoruz: AKP-MHP blokunun ham oyu %25-30 civarında, yani kemik oyu %25’i aşamıyor. Bunu ancak kararsızlar dağıtıldığında aşabiliyor, kararsızların oyu da %25 ile 30 arasında. Yani rıza üretemeyen, toplumu ikna edemeyen bir iktidar var.

Yapabileceği tek şey, muhalefeti parçalamak, baskılamak ve bu sayede umutsuzluğu büyütmek. Kritik noktamız belli aşamalarında ortaklıklar da yapılan Kürt siyasetiyle bu muhalefet blokunda yürüyüş mümkün mü yoksa muhalefet için bir gövde mi kopacak? Bu tür endişeler, özellikle son 4-5 aydır Türkiye’de aydınlar, yazarlar, gazeteciler tarafından çok net biçimde dile getiriliyor.

Baştan söylenen hikâyeye evet: silahlar sussun, bu kuşkusuz Türkiye demokrasisi için, Türkiye’nin geleceği için iyidir. Evet, af mutlaka olmalı, olabilir, desteklenebilir. Ama bunun karşılığında Erdoğan’ı ya da bu rejimi bir kez daha iktidarda tutacak yeni bir yönelime girilmemeli diye çok net biçimde daha önce çok ifade edildi.

Bugün geldiğimiz noktada bu tehlikenin, bu tehdidin çok net biçimde ortaya çıktığını görüyoruz. Çünkü tartışılamıyor bile, konuşulamıyor bile, itiraz bile edilemiyor. KARTACA YIKILMALI Aydın, rejim içi uzlaşı arayışlarının birer aldatmaca olduğunu belirterek muhalefetin önündeki çıkış hattını şu sözlerle çizdi: "O yüzden yapılması gereken, ısrarla ve inatla Türkiye’de demokrasi için, bu rejime karşı mücadele etmek.

Bu rejimin geleceği noktayı da net biçimde görüyoruz. Bazı şeyleri de tesadüf olarak algılamamamız lazım. Kürt siyasetinin demokrasi cephesinde kalması noktasında özel bir çaba harcamamız gerekli. Hepimizin özgür ve eşit yaşayacağı bir ülkeye ihtiyacı var: Kürtlerin de, emekçilerin de, Alevilerin de, kadınların da, gençlerin de.

Ama bunun tek koşulu bu rejimden kurtulmaktır. Kartaca yıkılmalı, hepimiz biliyoruz. Her sözümüzün, her siyasetimizin önüne bu rejimin yıkılmasını koymadığımız sürece yanılma ihtimalimiz çok yüksek. Mutlaka siyasetin özünü, rejimin karşısında duracak birleşik bir cephe üzerine inşa etmek lazım.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *